Biraz senden, biraz benden..

Biraz senden, biraz benden kattım..

Var olan can suyumu böyle yaşattım,

Sormadılar ne haldir ne çare,

Ben en çok sana anlam katandım,

 

Fark etmedin belki beni senelerce,

Biraz ordan, biraz burdan yol aldın..

Ben bilirdim seni senden gizlice,

Sen sana ait olan herşeyde vardın,

 

Günler çabuk geçti tükendi,

Yağmur dindi, toprak temiz serindi,

Söylesene bu beden ne zaman senindi?

Sen senin olanı, senden çaldın..

 

Kimse sormaz ne yamandır ne talan,

Ben sende vardım hep sona kalan,

Canım canındayken bedeni saldım,

Kimse bilmez, sen ben varsam vardın..

-Büşra DÜLGER-

(HAYAT AĞACI)

 

 

 

Reklamlar

Yazıma Hoşgeldiniz…

 

foto

Farkında mısınız, artık düşünmeye değil izlemeye, hatta hipnoz olunmaya dayalı kullanılıyor iletişim araçları. Yahu nasıl olur da insan izlediği şeyi düşünmez demeyin. Hani bazen reklam çıkar en sevdiğiniz dizinin tam heyecanlı yerinde. Altta yazar 03:55 gerisayım .. sonra devam edecek diye. Çevirmezsiniz de öylece bakakalırsınız ya, o an ne düşünüyorsunuz peki hiç baktınız mı? Ben baktım ve hiç bir şey düşünmediğimi farkettim. Zaten düşündüğüm an ekranı başka kanala çevirdim ya da kalkıp bir çay koydum mesela. Uzaklaşabildim yani düşündüğümde. Ama düşünmediğimiz an öyle bir sarıyor ki reklamlar, öylece hızlı, öylece sesli ve öylece karmaşıklar ki, hatta bazen anlamsızlar bile ama o an sadece görüntü var, beyinde hızlı geçen sesler dizisi var, gözler donuk öylece bakmakta. Ve içinden tekrar etmekte beyin, işte şu temizlik malzemesi şarkısı, işte şu çikolata reklamı müziği ve şimdi kadın gelip onu yer filan filan. Böyle anlatınca korkunç geliyor aslında insana. Düşünsenize beyin sürekli ezberlediği şeyleri tekrar etmekte. Mesela çocuksunuz sanki bir çizgi film takmışlar dvd’ye siz onu defalarca izlemişsiniz ama öyle alıkoyucu ve hitap edici ki yine izliyorsunuz. Artık karakterin nerede durup nerede hareket ettiğini dahi biliyorsunuz, repliklerini dahi. İşte böyle bir şey reklamların da bize yaptığı. Ama asıl konum bu değil. Reklamlar yıllardır varlar, istesek de istemesek de. Benim diyeceğim bu yöntemle para kazanan kişisel bir kitle var günümüzde. Amacım çamur atmak vb. şekilde yargılamak değil. Sadece ne kadar ileri gidilebiliyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Ne demek istiyorsun derseniz, youtuber’lıktan bahsediyorum. Tamam güldürü tarzı çekim yapılıyordu kısa izledik, güldük, eğlendik, paylaştık. Ama artık 7-8 yaşlarındaki çocuklar dahi youtuber’lık yapıyorlar. Bir de şey bulmuşlar ‘kanalıma hoşgeldiniz’ 🙂  ya sen eve gelen misafire hoşgeldin diyor musun acaba? Ben dışarıda top oynayarak, ip atlarak büyüdüğümden bana bu tür şeyler çok tuhaf geliyor. Acaba yetişkinler olarak çocuklara böyle örnek olmasak mı, kolay yoldan para kazanmayı değil, gerçekten faydalı birer birey olarak yetişmeyi mi öğretsek?

Videolog ‘muş bu yeni nesil kısa video çekip koyma akımı. Kısaltılmışı Vlog olarak kullanıyorlar sanırım. Makyaj Vlogları var bir de, yüzümün şurasını şunu şu kadar yedirdim, işte bugün şu kadın gibi olma makyajı yapacağız. Bunlar nedir acaba? Ciddi ciddi araştırma yapıp gördüm bunları, yoksa gerçekten zaman çalan uzunluktalar. 20 dk filan sürüyor. Dedim ki 20 dk da bu makyaj bana ne katabilir. Eğer bir mankenseniz, güzellik uzmanıysanız, modacıysanız yani bu işiniz ise belki bir şey katabilir. Çünkü bunu hayatınızda uygulayabilirsiniz. Peki ya değilseniz, bir hemşire, bir garson, bir öğretmen ya da temizlik personeli iseniz bu videolar ne işinize yarayabilir? Ben söyleyeyim hiç bir işinize yaramaz. Bir gün lazım olur diyerek atmadığınız eşyalar gibi hayatınıza, beyninize ve en önemlisi karakterinize sığıntı olmaktan  başka hiç bir işe yaramaz.  Eğer gerçekten faydalı bir şeyler yapmak istiyorsanız 20 dk kitap okuyun mesela, o bir gün lazım olur işte. Egzersiz yapın, vücudunuz bunu size geri yansıtacaktır. Meraklı iseniz bir ülke hakkında araştırma yapabilir, vloglarını bu şekilde takip edebilirsiniz. Ben youtuber’lığa komple karşı olan bir insan değilim. Tıpkı diğer iletişim yolları gibi etkili ve bilinçli kullandığımızda, çocuklarımıza da bunu böyle kullandığımızı gösterdiğimizde biz sosyal medyanın değil sosyal medya bizim aracımız olur. Biz sosyal medyanın aracı olursak tıpki reklam örneğimde olduğu gibi donuklaşırız. İzlediğimiz şeyin ne anlattığını, bize ne kattığını bilmeden sırf takip etmek ve edilmek gayesiyle izlemiş oluruz. Şu kısa hayatta neden zaman kadar değerli bir şeyi başkasının para kazanma amacıyla, ilginizi nasıl çekebilirim gayesiyle oluşturduğu bir şeye harcayalım ki? Beyne sürekli aynı şeyleri yüklemenin size bir faydası olmayacaktır. Yeni bilgiler edinme heyecanı sizi geleceğe taşır. Fakat işe yaramayan bilgi çöp gibi beyinde kalacaktır.  Yeni neslin, kendinizin iyiliği için bunu yapmayın. Zamanınızı bu tarz akımsal yönde ilerleyen, kolay para kazanmayı hedefleyen şeylere harcamayın. Bunu 24 yaşında bir bayan olarak youtuber olmadan ve bu tür şeyleri izlemeyen bir genç olarak söylüyorum. İnsanların sadece bu tarz işleri yaparak para kazandığını ve başka hiç bir iş yapmadığını duyduğumda gerçekten sinir oluyorum. Faydalı olarak yapıyorsa bu işi ne ala. Fakat gereksiz şeylerle yapıyorsa haksız kazanç elde ediliyor demektir. Sanırım kazancın önemini unutup sadece kazanca odaklı bireyler yetişti ve biz bunu engelleyemedik. Değişecek gibi durmasa da sen uzak dur, sen değiş. Kendini sev ve asla bir şeyin aracı olmana izin verme. Senin üstünden kimse haksız kazanç elde edemesin. Sevgiyle kal, kendine iyi bak, kendini sev..

İlerlemezsen, gerilersin…

ÖZGÜRLÜK

ÖZGÜRLÜK… Bu kelime size neyi çağrıştırıyor?

Geçenlerde sosyal medyada bu soruyu yabancılara sorduklarını gördüm. Mesela bir Alman arkadaş diyordu ki ‘kumsalda çırılçıplak uzanmak’, bir başka vatandaş ‘kural tanımamak’ diyordu. Bence özgürlükle yaşam şartları anlayışının arasında bir bağ var. Mesela bana sorsanız, ‘bir insanın arkasında bombalar patlarken ailesiyle tel örgüleri aşarak kaçtığı o an, bir kadının dayakçı kocasından sonsuza dek kurtulduğunu hissetiği o duygu, bir mahkumun suçsuz yere yattığı anlaşılıp çıktığı o gün’ derim. Suçlu olan mahkumlar için bence özgürlük kavramı geçerli değil. Bir insanın canını feci halde yakmış biri için hapis sonsuza dek. Çıkmasa dört duvar arası hissettiği, en azından nefes alıyor olmanın verdiği değersiz özgürlük hissi, –ki koca hayatı yakmış olmanın yanında bu bir özgürlük değil-  çıksa vicdanı var, vicdanı yoksa dışlanma var. İnsanlar tarafından dışlanan, baskılanan bir kişi başka insanlar olmadan nasıl yaşar ki. Ne kadar bazen herkes ne hali varsa görsün umurumda değil moduna giriyor olsak da, biz birbirimize muhtacız aslında. Issız bir adaya düşsen yanına ne alırdın sorusu var ya, hani yanına yetecek kadar yiyecek, su, bir de işaret feneri aldığın, hah işte o sorunun cevabı bu değil aslında. İnsan öldüğünde dahi insana muhtaç, ki cenazesi kaldırılsın. Şimdi kimse olmadığını düşün, şuan sen bunları okurken etrafta herkesin yok olduğunu bir bir, evet bilim kurgu seviyorum. Peki ben ne yapardım böyle bir durumda, önce ileri koşup insan bulmaya çalışırdım inanamazdım, kimse olmadığını anladığımda da kabulleniş gelirdi, ardından alışmaya çalışmak ve sonunda ya bunalım ya boyun eğiş. İşte insanın elinden özgürlüğü alınınca da aynen böyle oluyor. En yakınlarımızdan biri öldüğünde veya terk ettiğinde bizi yine bunları hissederiz. Neden mi? Çünkü insan, insanın hem özgürlüğü, hem de sürgünü. Nasıl da birbirimize özgürlük veriyoruz. Düşünün anneniz, eşiniz, çocuklarınız sizin en büyük özgürlüğünüz değil mi aslında. Gökyüzü karardığında mesela  birbiriniz olduğunda güçlü, kimseniz olmadığında ise karanlıkta kalan bir mahkum olmuyor musunuz? Canınız yemek yemek dahi istemiyor, yalnızlık bir süre sonra insanı bezdiren bir şey çünkü. Bunu fark etmeseniz bile işten eve gelirken komşunuzla muhabbet etmenizde bile bir paylaşımın güzelliği var. Kimse sizinle konuşmasa bile siz bir markete gider kasiyerle de olsa konuşma ihtiyacı hissedersiniz. Çünkü konuşmak, iletişim kurmak insanın doğasında var. Daha doğduğumuz andan, hatta anne karnındayken başlıyor iletişim. iletişim bir araç değil aslında amaç. Hatta ihtiyaç. Dediğim gibi herkes evlerine çekildiğinde o karanlık, insanı kendiyle baş başa bırakır. Aklıma Erol EVGİN’in o meşhur şarkısındaki dizeler geldi ‘evlerin ışıkları bir bir yanarken, bendeki karanlığı gel de bana sor’. Sonradan fark etmiştim ki asıl bahsettiği evin ışıkları filan değildi, yalnızlıktı. Yalnızlık Allah’a mahsus diye boşuna dememişler. Biz birlikte iyiyiz.

Birbirimizi nasıl da sürgün ediyoruz bazen, neden yapıyoruz bunu? Kuralsız bir hayat elbette düşünülemez, tamam kanunsuz da olmasın zaten. Peki ya ama çıkarlara göre düzenlenen şeyler bir yerlerde neden bir bebeği ağlatıyor, bir anneyi evladından ayırıyor veya bir babayı çaresiz bırakıyor? Bırakalım artık ölümlü dünyada, ölümsüzmüşçesine yarını düşünmeden yaşamayı. İnançlarımız doğrultusunda kimseye zarar vermeden yaşayalım. Yapmak istediklerimiz birinin canını yakacak veya rahatsızlığına sebep olacak ise o bizim özgürlüğümüz değil, saygısızlığımız olur. Kumlarda çırılçıplak uzanmak özgürlük olmaz mesela, ama evinde yaparsan bunu kimse rahatsız olmaz, bu özgürlüktür. Özgürlük, kimsenin özgürlüğünü kısıtlamadan yapmak istediğini yapabilmektir. Bunların hep dibi ahlaka dayanıyor yine. Atatürk’ün de dediği gibi ‘Hiçbir millet yoktur ki, ahlak esaslarına dayanmadan ilerlesin.’ Bir gün eğer ahlakımızla, herkesin yaşamaya ve yaşatmaya hakkı olduğunu öğrendiğimizde, kendi çıkarlarımızı bir kenara bırakıp özgürlüğümüz olan değerlerle barışçıl yaşarsak, kim ne der diye değil, bu yapacağım şey benim ahlakıma uygun mu diye düşünerek yaşarsak işte o zaman ilerleyeceğiz. Sen ilerlersen ilerler Dünya. Hayat felsefem olduğu için yine söylüyorum ‘Eğer ilerlemezsen, gerilersin.’ Yaşamın senin önüne geçip, seni sürüklemesine izin verme, sen de yaşamı geçme. Sadece var olduğuna şükret ve anın tadını çıkartmaya bak.

 

ANI

Antalyanin-En-Guzel-Yerleri-Kaleici

Şimdi size hayatınızda saçma sapan bir şey yapıp utandığınız an desem, aklınıza hangi an gelirdi?

Elbette çok şeyler gelir akla, sonra da güzel bir anı olarak kalır hafızada. O an ne kadar rezil olmuş hissedilse de sonradan ‘aman ya unutuldu gitti, bir daha mı karşılaşacağım sanki’ der geçersin. Benim aklıma da direk gelen bir anım var. Sizinle paylaşmak istiyorum. Ne kadar okuyucum fazla olmasa da hitap edebilme ihtimali bile çok güzel bir şey. İletişim özgürlüğü harika bir şey. Anıma geçecek olursam; Annemle Antalya’dayız. Konyaaltı’ydı sanırım oradan sahile uzanan daracık sokaklarından geçiyoruz. Sokağın tam olarak ismi nedir hatırlayamadım ama manzarasıyla, o dar sokaktaki envayi çeşit egzotik taş ve küçük bijuteri dükkanlarıyla, dükkanların önündeki şıngır şıngır ses çıkaran ev eşyaları ve kurutulup asılmış çeşitli sebze ve baharatlarıyla sizi farklı bir yere götürüyor. İskelesinden karşı tarafa küçük çaplı turlar düzenleniyor. Fotoğrafını da üste bıraktım. Hatta anneme biz de bir gün katılalım desem de nasip olamadan geldik. Orada güzel kafeler var. Hafta sonları öyle kalabalık oluyor ki tıklım tıklım. Tam turist çeken dinlenmelik mekanlar yani. Bir de kafelere çıkış yolu yokuş ve merdivenli. Bu tarafı biraz kötü ama çıkınca manzarası çok güzel, değiyor yani yorulmaya. Gidenler hemen hatırlamıştır nereyi tarif ettiğimi. Annemle çıkalım şurada bir çay keyfi yapalım hem de manzarayı izleyelim dedik. Kadının dizlerinde Menisküs’ü var, yoruldu haliyle. Kafeye geldik içeri adım atar atmaz bir de baktık ki her yer dolu. Suratımız asıldı hemen. Garsona yer var mı diye teyit ettim, yok hanımefendi dedi. Kapıya doğru yollanmak üzereydim. Annem zaten yorulmuş hiç geri dönecek göz var mı onda. O çayı içmeden inmeyecek yokuş aşağı belli. Anne gel hadi falan diyorum ama elinle çenesini filan yokluyor ne yapsam diye. Tam bir yörük kadını, sıcakkanlı ve herkesten de sıcakkanlılık bekler o. Manzarayı en güzel gören yerde de bir beyefendi oturuyor. Gözüne kestirdi onu belli o tarafa bakıyor, düşünüyor, ya da cesaret mi topluyordu nedir. İşte tam bu sırada annem adamın yanına usulca sokulup ‘merhaba’ demesin mi, şarkıdaki gibi. Ne diyecek acaba diye istikrarla dinliyorum. Ama azıcık da ne diyeceğini tahmin ettiğimden koluna yapışmış çekelemek üzereyim. Adam da tam bir beyefendi o belli, takım elbiseli, otuzlu yaşlarda biri. İş çantası yanında, ya kafa dinliyor işten aralık bulup gelmiş, ya da toplantı yapacak birini bekliyor. Sanki bir dosya inceliyor gibiydi şimdi hatırladım. ‘Merhaba’ dedi adam, buyurun der gibi baktı. Bende usulca anneme, anne sakın filan diyorum adamda meraklandı. Annem ‘biz o kadar yokuş çıktık yorulduk, müsaadeniz varsa biraz oturalım masanıza’ dedi. Benim ateş birden yüzüme çıktı utandım. Adam ‘tabi buyurun’ dedi. Annem beni çekeledi, karşısına oturttu. Adam benim surat ifademden anlamış olacak ki, ‘sorun değil hanımefendi’ dedi. Hiç bir şey diyemedim, sesim kaçtı resmen. Nasıl sorun olmasındı ki, adamın beklediği insan varsa ve bir anda gelseydi ne oluyor yahu, diyecekti. O değil de adam bizi ne diye tanıştıracaktı. Ya da acaba tanıştıracak mıydı, neyden tanıştırsın ki. Yer yoktu da aldım masama acıdım demeseydi bari. Ben tüm bunları düşünürken annem de benim yanıma oturdu. Annem sağolsun yine yapmıştı yapacağını, her şeyi bir çırpıda nasıl da ayarlamıştı. Şaşkındım. Hiç konuşmuyorduk. Adam da konuşmadı, pek bakmadı bize. Bir ara bakınca gözlerinin açık mavi olduğunu fark ettim, korktum tabi. Ben açık mavi gözlü insanlardan hep bir korkmuşumdur. Bir yandan da etrafa ve garsonlara bakıyorum, bize bakıp aa müşteriyi rahatsız ediyorsunuz, kalkın şuradan diyecek mi diye. Satıcı mıyız biz canım derim, gururumu da alır çeker giderim filan diyorum içimden. Neyse orası biraz estiğinden midir, artık bize kimsenin bakmıyor oluşundan mıdır nedir biraz utancım dindi gibi oldu. Artık olan oldu deyip manzaranın güzelliğine bıraktım kendimi. Ben de çay filan içecek hal yoktu, hem adamın masasını gasp edip, hem de çay içecek kadar rahatlamış değildim henüz. Annem adama nerelisiniz filan demeden kalkmamız lazımdı. Zaten gözünün içine bakıyordu, bir ışık görse hemen memleketten girip aileden çıkacaktı. Annem çayını içince de dürttüm onu kalkalım diye. Kalkarken usulca ‘kusura bakmayın, annem çok yorgundu da’ dedim, mahcup bir sesle. ‘Önemli değil’ dedi. Annemle oradan çıkar çıkmaz derin bir oh çektim ve ardından ‘anne sen ne yaptın ya’ demeye kalmadan annem ‘görüyor musun bak, iyi insanlarda var, oturacaktık tabi o kadar geldik’ dedi. Şimdi bıdı bıdı yapmanın bir anlamı yoktu. Onun canı oturmak istemişti ve kimse ona bunu yapma diyemezdi. Çok net tavırlıdır kendisi artık kabullendim. Neyse bu da bana bir ders oldu. Kalabalık olarak düşündüğüm yerlere artık annemle gitmiyorum, ya da varsa rezervasyon kullanıyorum. Ama annemle her anlatışımızda güleriz. Annem de tıpkı o andaki gibi kendinden emin ifadesini takınıp, ‘aa tabi kızım annen bilir işini, ne olacak sanki adamı rahatsız edecek değildik ya’ deyiverir, güldürür beni. İlahi anne bunun adına bu devirde rahatsızlık diyorlar, artık insanlar tanımadığı insana selam vermeyi bırak gülümsemiyor bile. Neyse bu kadar yalan dolanın, güvensizliğin, kendini büyük görmenin arasında saf kalmış bir varlıksın annem sen. Sen mükemmel bir detaysın.

Komşularımızı bile tanımıyoruz artık. Sahi biz ne ara bu hale geldik? Türk kültürünün o sıcakkanlılığını hangi ara yitirdik? Nerede bıraktık misafirperverliğimizi? Hadi bugün bir değişiklik yapıp komşumuza bir şey ikram edelim. Ya da küçük bir hediye verelim. İnsan illa tanıdığına hediye vermemeli. İlk ışığı varalım biz yakalım ne çıkar. Birine insan olduğu için değer vermeyi elden bırakmayalım. Ne diyecek, ne düşünecek diye sorgulamadan. Var mısınız? İnsan isterse her şeyi yapar. Biz birlikte güçlüyüz. Sen değişirsin değişir dünya.

ÇAĞIN GETİRMEDİKLERİ

IMG_0578

 

Akıllı telefon kullanmayan var mı, hani öyle biri kaldıysa onu bir tebrik etmek istiyorum. Akıllı telefonsuz ne kadar kalabiliyorsunuz ya da internetsiz mi demeliyim?, ciddi ciddi kendinize sormanızı istiyorum. Ben bu satırları yazarken telefonum bozuk ve aslında blog yazmaya telefonum bozulunca neyle meşgul olacağımı düşünürken karar verdim, yani bugün. Ve fark ettim ki telefon benim sosyal hayatımdan bu zamana kadar birçok şeyi çalmış meğer. Belki akıllı telefonum olmasa ya da sadece haberleşme aracı olarak kullansaydım, belki de daha önce blog yazmaya karar verecektim.

Kaçımız telefonu sadece haberleşmek için kullanıyor ? Eğer sosyal medya kullanıyorsanız o haberleşmekten öte geçiyor bilmelisiniz. ‘bak ben ne yemek yiyorum’, ‘bak benim ev halim’, ‘ayaklarım yola gidiyor GIF’… bu böyle sürer gider. E ne yapalım ölelim mi çağı yakalamak lazım diyorsunuz, haklısınız ama bir yere kadar. Aslında benim de bunları yaptığım olmuyor mu elbette oluyor. Nedenine gelirsek eğer bana sorarsanız tamamen sosyal bir kafa dağıtma aracı olarak kullanıyoruz medyayı. Sosyal olmaya vakit yok, haftasonu da evde geçirelim diyorsanız, çağın gerisinde de kalmamak için sosyal medya birebir. Peki buna bir sınır koyamaz mıyız, başka türlü kafa dağıtma uğraşı bulamaz mıyız, elbette buluruz. Ama yönlendirmeler bizi hep sosyal medyaya itiyor. Bir yere gittiğimizde bile wifi şifresini soruyoruz ki, telefonun istediği güncellemeler paketimizden yemesin. Eğer siz öyle yapmıyorsanız evinizde internet var demektir, benim yok evimi kaptırmadım henüz.

Toprağa yalın ayak en son ne zaman bastınız, ben uzun zamandır basmadım. Yazınki kumsaldan bahsetmiyorum, doğayla en son iç içe olduğunuz andan bahsediyorum. Hani kuşların sesini duyup, ağaç hışırtısıyla gezdiğiniz yollardan bahsediyorum. Bir çoğumuzda sinir, öfke, kaygı mevcut. Buna nazaran hastalıklar da artmakta. Radyasyon bizi ele geçirmiş durumda. Elbette telefonsuz, internetsiz bir hayat artık mümkün değil, işlerimizi yürütmek için bunlara ihtiyacımız var. Sosyal anlamda da kısmen. Ama sizce de androidleri kenara bırakıp toprak anaya selam vermenin zamanı gelmedi mi.  Tüm iyileştirici özelliklerine kendimizi bir saat de olsa bırakmaya sizce de ihtiyacımız yok mu, sadece size değil kendime de diyorum. Hobilere daha çok vakit ayırmalı, sevdiklerimize dokunarak sevgimizi göstermeli. Çağı yakın olayım derken, insanlara uzaklaşmamalı.

AŞK DİLİ

IMG_0579

Size de hayatınızda en az bir kere sence aşk nedir diye illa ki sormuşlardır. Bana da sordular ve cevabım ‘karşı koymamız gerektiği halde birine karşı koyamamak hali’ oldu. Evet aşkı bir tanıma ve kalıba koymak zor. Fakat herkes dilinin döndüğünce aşk hakkında bir fikir sahibidir tabiki. Mesela Google ne demiş aşk tanımı olarak; ‘ bir kimseye ya da bir şeye karşı duyulan aşırı sevgi ve bağlılık duygusu.’ Git çiftçi kardeşime sor aşk nedir sence de ‘aşk diye bir şey yok’der sana belki. Ama bu bile bir cevaptır. En bilgili öğretmenime git ‘aşk tutarsızlıktır’ desin mesela, ama hiçbiri aşk şudur demeye yetmez bilirsin. Çünkü aşk her dilde farklıdır.

İlk çağlardan bu yana insanlar aşkı yaşar durur. Örneklerini vermeyeceğim, çünkü artık dilimize dolanan bir yılan hikayesinde bu kişiler. Aşk nedir diye sorduklarında hemen akıllarımızda yan yana dizilirler. Biz yaşadık biz biliriz edasıyla göğüslerler bütün ipi. Peki ya siz aşık oldunuz mu hiç? , Hani o yan yana sıralanan belirti ve bulgulardan, evet neydiler; kalbin deli gibi çarpması, ellerde terleme, konuşamama.. böyle gider bunlar. Uzaktan bakınca bu tanısı konulan şey ‘panik atak’ gibi dursa da bunun adına ‘aşk’ denmiş. İyi düşünün belki de panik atak geçirmiş olabilirsiniz. Peki ya her görüşmenizde bu böyle sürüp gitti mi? , mesela benim elim hep terler, aşık olayım olmayayım kardeşimcilerdenseniz bendensiniz. Ama her görüşmede kalbiniz ağzınıza geliyorsa o kalbi bir doktora götürün derim. İnsan kendini sevdiği kişinin yanında rahat hissetmek ister. Bu anlamda aklıma gelen bir diğer soruysa ‘insan kendine acı veren üzen şeyi neden ister?’. Psikopat bir yaklaşım gibi dursa da birçok insan bu ağın pençesinde. Ve ne yazık ki bunu fark ettiklerinde iş işten geçmiş yıpranmalardan yıpranmaya koşmuş bir insana dönüşmüş oluyorlar. Yani durum sandığımızdan daha gerçek ve irdelenecek bir durum.  Nice kızlarımız genç yaşta yaşadıklarını düşündükleri bu vakayı atlatamıyor. Buradan onlara ufak bir seslenmede bulunmak istiyorum genç ve yaklaşımcı bir dille ‘eğer yanında rahatsız hissediyorsan kendine bunu yapma, varsın kalbin deli gibi atsın, ellerin de terleyebilir hiç sıkıntı yok ama sana acı veren şeyi hayatından çıkartman için bir nedene ihtiyacın yok senin, sen başlı başına mükemmel donatılmış bir canlısın, kimsenin bu canlıyı yıpratmasına izin vermemelisin, evet kader var ama senin gittiğin yollar seni sen yapan şeydir unutma’. Zaten şiddete karşı vazgeçmiyorsan maalesef ki artık kendini mecburmuş gibi hissediyorsun. Belki de evlisin ve katlanman gerek diye düşünüyorsun belki çocukların, belki yaşadığın güzel anların için. Her gün bir sürü can birbirine yaptıkları zulüm yüzünden hayatına veda ediyor. Hangi neden seni canından etme ihtimaline karşı orada olmanı sağlar. Ve sen gitmek istediği halde aşığım diyen adam veya kadın, sen zaten bunları okumazsın. Ama bilmelisin ki yaşadığın aşk değil, çocuklarını bu iş için kullanmayı bırak artık. Senin yanında huzuru hissetmeyen ve ya aynı şeyi senin de hisssetmediğin birisiyle aranda aşk diye bir şey yok.

Demek istediğim aşkı yaşamak herkeste farklıdır. Aşk yaşanılan en güzel duygulardan biridir acı veren değil. Sanılanın aksine acı varsa aşk yoktur o tamamen ulaşamadığın şeye fazla anlam yükleme durumudur. Kedi misali ulaşamadığın ete mundar deyip sonra ulaşmaya çalışma. Aşkın bir dili vardır ve bu sen de aynı olmak zorunda değildir. Tıpkı yöre yöre Türkçe dilinin farklılaşması gibi, insandan insana da farlılık gösterir. Sana değer veren ve yanında huzurlu hissettiğin kişidir aşk. Kalbin ilk günkü kadar hızlı atmasın önemli değil, bakışlarında kelime bulabiliyorsan, en önemlisi de saygını ve sevgini koruyabiliyorsan. Dedim ya bir kalıbı yok işte sen belirle nasıl seviyorsan. Ve bırak herkes seni olduğun gibi sevsin, sen seni sevdirmek için kendini farklı bir kişiliğe sokma. Ne demişler sevilmek için önce sev, ve buna ilk kendinden başla. Erkek ol kadın ol sen güzel ve özelsin, kendine iyi bak ve kendini sevmeyi unutma.

 

Neden buradayım?

Hayata dair kelime ve kavramları ele alarak üzerine yazmak en büyük hobim. Kavramların gerçek ile ilgisini araştırıp, farkındalık yaratmaktan hoşlanıyorum. Bu sayede benim gibi düşünen insanların hayatlarına bir nebze dokunabilmek beni mutlu kılar. 

‘Yazmak’ insana verilen en güzel yeteneklerden biri. Evet yazmak bence bir yetenek. İnsan yazarak, okuyarak ileri gider. Eğer ilerlemezsen, gerilersin.

 

bacteria_light_spectrum_wide

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑